Seyirciler :)

24 Aralık 2010 Cuma

Paris, Je t'aime!

Edebiyattan gezi yazısı ödevimiz vardı, bende Paris'i seçtim. Ve işte bu da benim gezi yazım :)


  “Fransa iki şeyden oluşur,” derler. “Bu iki şeyden biri Paris’tir, diğeri ise geri kalan her şey!” Bende aşkın, şarabın ve modanın şehri olan Paris’teyim. Eyfel Kulesi tüm heybetiyle karşımda, Notre Dame (natırdam) Kilisesi ise uzaklardan göz kırpıyor bana. Bonjour (merhaba) Paris! Odamıza yerleşir yerleşmez istikamet doğru Eyfel’e!

  Eyfel Kulesi sanayi devrimi yıllarında, Dünya Fuar’ı nedeniyle 1886 yılında Albert Eiffel tarafından yapılır. Tamı tamına 320 metredir ve 1792 basamağı vardır. Kusursuz gözükür ancak hakkındaki rivayetler de az değildir hani. Efsaneye göre bir çivisi eksiktir Eyfel’in. Ayrıca bir demir yığını olduğu gerekçesiyle kimilerinin hiç mi hiç hoşuna gitmez, o heybetli kule. Hatta ünlü yazar Guy de Maupassant ( Gay Dö Mapassa) bu “demir yığın” kule yüzünden bir daha dönmemek üzere Paris’i terk etmekten söz eder uzun uzun. Ancak bir süre sonra bakarlar ki mösyö her gün kuledeki restoranda! Bu büyük değişikliği ise şöyle açıklar Maupassant: “Paris’te bu lanet kulenin görülmediği tek yer burası!” Nasıl olursa olsun kendini sevdirmeyi başarıyor Eyfel, şeytan tüyümü var yoksa bu “demir yığınında”?


  Eyfel’de “ne kadar ekmek, o kadar köfte” bunu Fransa’ya uyarlamak gerekirse “ne kadar üzüm o kadar şarap” prensibi benimsenmiş. Ne kadar yukarı çıkmak isterseniz, cepleriniz aynı oranda boşalıyor. En tepeye vardığınızda ise bizi muhteşem bir Paris manzarası karşılıyor. Eyfel’den evinize bir hatıra götürmek isterseniz şayet, kulede bir çok dükkan size seve seve yardım edecektir. Makarnaların tekdüzeliğinden sıkıldıysanız eğer, buradaki Eyfel şeklindeki makarnalar sayesinde her öğün makarna yemek istiyeceksiniz. Eyfel’i ziyarete geleceğiniz zaman, erken gelmeye dikkat edin çünkü öğleden sonra gelirseniz kilometrelerce kuyrukla karşılaşma ihtimaliniz oldukça yüksek. Eyfel’i sabah görmeye vakit bulamadıysanız,  gece geç saatlerde kulede ışık gösterileri düzenleniyor, bilginize.

  İkinci günümüzde, Fransız peynirleriyle donatılmış güzel bir kahvaltının ardından Louvre’a doğru yola çıkıyoruz. Louvre, 13. Yüzyıl başlarında inşa edilmiş ve 14. Lois’nin devasa sarayı haline gelmiştir. Adını İngilizcede kuvvet ve güç anlamına gelen “lower” kelimesinden alan müze 2006 yılında 8.3 milyon ziyaretçi  sayısıyla dünyanın en çok ziyaret edilen sanat müzesi olmuştur. Bu devasa müze dünyanın en önemli sanat eserlerini de barındırmaktadır aynı zamanda. Müzeyi tamamen gezmek 28 gün alıyormuş, biz zamanımız olmadığından ancak 2 günümüzü ayırabildik. Müze 7 bölümden oluşuyor;  resim, heykel, doğu sanatları, Mısır sanatları, Yunan sanatları, sanat eserleri, desenler.

  Acıktıysanız, Louvre’da Starbucks’tan  suşiciye kadar bir çok yemek imkanı bulmak mümkün. Müzede gezintimiz bitince ünlü Champ-Ellysees (Şanzelize)’ye yollanıyoruz. Biz yürüyerek gittik, dilerseniz siz metro veya taksiyle gidebilirsiniz.

  “Kim parayla mutluluk alınamaz diyorsa, nerden alışveriş yapacağını bilmiyor.” demiş ünlü düşünür(!) Blair Waldorf (Bıler Valdorf). Bende Blair’ciğime katılıp, parayla mutlu olmayan kişiyi Champ-Ellysees’ye yönlendiriyorum. Geniş kaldırımları, Chanel(Şanel)’den Lois Vuitton(Lu Vitton)’a kadar yüzlerce lüks mağazasıyla vakit geçirmek ve kafeler de oturan Parisien(parizyen)’leri izlemek için ideal olan bulvar adını Yunan mitolojisinde cennet olarak gösterilen Elysion ovalarından almıştır. Joe Dassin(Co Dazin)’de bu ünlü bulvar hakkında yaptığı şarkısıyla tüm Fransızların düşüncesini dile getirmiştir sanırım;

“Yağmurda, güneşte,
Öğlen 12’de veya gece yarısında,
Bütün istedikleriniz burada;
Champ-Ellysees’de!”

  Paris aynı zamanda modanın merkezi olarak ta tanınıyor. Birçok ünlü marka moda çekimlerini burada yaparken, moda dünyasının Oscar töreni olan Paris Moda Haftası her yıl, ünlü tasarımcıların katılımıyla gerçekleşiyor. Jean-Paul Gaultier, Yves Saint Laurent, Christian Dior gibi ünlü moda tasarımcıları da Fransız. Yani Paris, moda konusunda da kendini kanıtlamayı başarıyor.

  Güneşli bir günde, Notre Dame Kilisesi’ne doğru yola çıkıyoruz. Yolda satılan nefis dondurmalara dayanamayıp, mangolu dondurma alıyorum. Keşke almasaydım, çünkü kiliseye kesinlikle yemekle girilmesi yasak. Notre Dame Katedrali daha bilinen adıyla kilisesi Fransız gotik mimarisinin en güzel örneğidir. Paris şehir planlamacıları katedralin bakımsızlığından dolayı kiliseyi yıktırmak istemiş ancak ünlü yazar Victor Hugo halkın ilgisini çekmek için “Notre Dame’ın Kamburu” adlı eseri yazmştır. Roman, katedralin kurtulması için kampanya başlatılmasını sağlayarak katedralin yenilenmesinde büyük rol oynamıştır. Ayrıca, roman sonradan müzikale dönüştürülmüştür. Kilisenin içindeki süslemeler ve dış cephesindeki heykeller göz kamaştırıcıdır. İçeri giriş ücretsiz, ancak 387 basamak tırmanır, birde üzerine 7.50 euro verebilirim derseniz North Tower’a çıkarak Paris manzarasını izleyebilirsiniz.

  İkinci durağımız yine ünlü bir kilise olan Sacre Coeur (Sakrekör). Kilise bir Müslüman mimar tarafından tasarlanır. Bembeyazdır ve hakkında birçok efsane vardır. Rivayete göre, birbirini seven zengin bir kız ve fakir bir erkek vardır. Kızın babası evlenmelerine izin vermez.
Kız üzüntüsünden manastıra kapanır ve git gide hastalanır. Bunu gören rahibeler kızın kilisede gizlice oğlanla buluşmasına izin verirler.  İşte bu kilise o iki gencin gizli buluşma noktasıdır, bu yüzden de gizli/saklı kalp anlamına gelen “Sacre Coeur” adını alır. Yine bir efsaneye göre 2. dünya savaşı sırasında Almanlar tarafından bombalanmış ama bir şey olmamıştır. Monmarte tepesinde bulunan kilisenin etrafından birçok krepçi ve ressam bulunuyor. Ressamlar resminizi çizmek için uçuk fiyatlar söylese de pazarlık yaparak büyük bir miktarını düşürebilirsiniz.

  Paris’in hangi tatlısı ünlü diye sorarsanız, büyük çoğunluk size “makaronları” der. Makaron dövülmüş badem, yumurta akı ve şekerle hazırlanan, genellikle kahve, çikolata, fıstık ve benzeri aromalarla yapılan kurabiyedir. Makaron Fransa’yla özellikle Paris’le bütünleşmiş bir üründür, Paris’te makaron’un hasını ise Laduree yapar.

  Son günümüzde bütün çocukların ve içindeki çocuğu yaşatmışların gitmek istediği Disneyland’e gidiyoruz. Paris’e 40 km uzaklıkta bulunan Disneyland, 1992 yılında açılmıştır. Kendi içinde beş parktan oluşur; Main Street, Frontierland, Adventureland, Fantasyland ve Discoveryland. Girişte haritamızı aldıktan sonra Karayip Korsanları temalı yere gidiyoruz. Kocaman bir kurukafa heykeli karşılıyor bizi. Kaptan Jack’in gemisine binip Sindrella’nın sarayına doğru yola çıkıyoruz. Devasa saraya vardığımızda, Minnie ve Mickey kostümlü insanlar karşılıyor bizi. Onlarla fotoğraf çektirdikten sonra Indiana Jones’un bölgesine gidiyoruz. Hızlı trene binmek için sıramız geldiğinde, binip çok eğleniyorum. Tabi aynı şeyi babam için söyleyemem. Karnımız acıktığında, yemek alanına gidiyoruz. Garsonlarımız Disney karakterlerine bürünmüşler. Yemekten sonra bölgeyi dolaşıyoruz. Her Disney karakterinin kendine ait bir alanı var. Örneğin Alaaddin’in Yeri, Sindrella’nın Sarayı, Alis Harikalar Diyarında’nın labirenti… Bir süre dolaştıktan ve fotoğraf çektikten sonra yine bir hızlı tren macerasına atılıyoruz; Space Mountain Mission 2. Bu tren Oyuncak Hikayesi alanında bulunuyor ve kapalı bir tren. Yani her yer karanlık. Trene bindikten sonra şöyle bir ses duyuyorum; “Uzaya fırlatılıyorsunuz… 5…4…3…2…1…”  ve BOM! Kaç kere ters döndük bilmiyorum ama ondan fazla olduğu kesin. Hamilelerin ve kalp rahatsızlığı olanların binmesi kesinlikle yasak. Turumuz bittiğinde, mağazasından kocaman bir Goffy şapkası ve Minnie kulaklı taç alıyoruz ve son günümüzdeki maceramızda sona eriyor…

  “Paris’i gezmek değil, yaşamak lazım.” derler. Bir gezi yazısına sığmıyacak kadar özeldir Paris… Onu okumak değil, yaşamak gerekir. Paris, je t’aime! (seni seviyorum)





3 yorum:

CMOS dedi ki...

yazına bayıldım paris aşığı ve hiç parise gitmemiş biri olarak yazını hatmettim ,ellerine sağlık! notum 100!!:D

Bestilara dedi ki...

Çok beğendim :)

NuR~ dedi ki...

Gerçekten Paris'e gitmiş kadar oldum.Mükemmel :D